18 Ocak 2012 Çarşamba

İzlemediğim Filmler Antolojisi vol. 10


KOMİKLİK CİDDİ BİR MÜESSESEDİR...  
Yaşanılan sıkıntılardan, taşıdığımız yüklerin ağırlığından, bizi üzen olaylardan; kısacası gündelik hayatın içindeki olumsuzluklardan uzaklaşmak isteyip sadece mutluluğun nasıl bir his olduğunu hatırlamaya, gülmeye ihtiyaç duyduğumuz zamanlar olur. Tabii ki herkesin kendine göre bir kaçışı vardır fakat zihinsel ve fiziksel olarak en rahatlatıcı yöntemlerden biri herhalde gülmek olsa gerek. İnsan arada sırada içine düştüğü olumsuz durumlardan kendi başına kolay sıyrılamadığı zaman onun için katalizör gerekiyor. Bu yardım da genelde komedi’den geliyor.  


Gülerken hissedilen rahatlama ve hafifleme hissinden olsa gerek komedi bir çok insana sanki çok kolay bir işmiş gibi görünür. Oysa çok dikkatli olunması gerekilen bir alan, çünkü güldürü sırasında kaş yapmak isterken göz çıkartılabilecek bir çok hassas noktaya değinilir. Antik Yunan'da  komik tiyatro, siyasi hicivlerle başlamış bu yüzden komedi ne kadar gündelik hayatın zorluklarından bir kaçış olsa da diğer bütün sanat dalların da olduğu gibi hayatın içinden çıkmıştır. Bu yüzden ne kadar özellikle sinema alanında bazı izleyiciler tarafından trajedi ve drama tarzına göre aşağı görülse de arka planda en az onlar kadar bir birikim, çalışma ve entelektüellik barındırabilir.

KOMEDİ RETROSPEKTİF
 Sinema tarihinin en önemli komedyenlerinden Charlie Chaplin’in Diktatör (1940), Modern Zamanlar (1936) ve Altına Hücum (1925) filmleri toplumsal meseleleri güldürü olarak ele alışı bakımından sinema tarihinde önemli bir yer tutar. Stanley Kubrick’in Dr. Strangelove’si (1964) de yine sinema tarihindeki belli başlı komedi yapımlarından sayılabilir. Adı komediyle anılan daha modern isimler arasında ise Amerikalı Mel Brooks, Uçak (1980) ve Sıkı Atışlar (1991) filmlerinin yapımcıları ZAZ ve İngiltere’den Monthy Python sayılabilir. Bu gruplar, yapımlarında genellikle toplumsal meseleleri ele almak yerine sinemada sık kullanılan bir takım klişeleşmiş ve konvansiyonel teknikleri abartı ve absürtlük yoluyla kırarak gülme unsurunu oluşturuyorlar.

Komedi de en az diğer sinema türleri kadar ciddi bir çalışma ve yetenek gerektiren bir alan. Güldürü, kısa bir süreliğine de olsa içinde bulunduğumuz hayata daha farklı bir gözle bakmamızı sağladığı için en önemli, en ciddi sanatlardan biridir.

Planet (Ekim 2011)


PS: Bu da işte hazırladığım küçük minik bir dosyaydı komediyle ilgili. Öyele pek detaylı işleme imkânımız olmuyor tabi. Yoksa sayfa sayfa konu çıkar. Mesela Metalocalypse'ten kesin bahsederdim.

Lorkey the Sailor: Aye, Comedy ain't never about humor. T'ain't no difference if you ask me.
Toki: But, that just doesn't seem to make any sense at all...
Lorkey: Comedy is about expressing your hate. The more hate you have, the funnier those rusty dildoes sitting at them tables will think you are!

İzlemediğim Filmler Antolojisi vol. 9

GÜLÜYORUZ AĞLANACAK HALİMİZE





 


Dick ve Jane İşbaşında (2005) ekonomik kriz döneminde işsiz kalmış bir çiftin içinde bulundukları zor dönemi komik bir dille anlatıyor.

Ekonominin çalkantılı olduğu dönemler bir çok insanın hayatlarını ciddi şekilde etkiliyor. İflas eden ya da iflasın eşiğine gelen kurumların yelpazesi çekirdek ailelerden çok uluslu şirketlere kadar geniş. Zaten küçük ailelerin iflasa sürüklenmesinin sebebi de bu büyük şirketlerin ekonomik krizden en az zararla çıkma stratejilerinden bir tanesi olan işten çıkarma. Adeta bir domino etkisi yaratan bu durum işten çıkarılan bireylerin alım gücünün azalmasıyla küçük işletmeleri de etkiliyor. Zaten boğazına kadar kredi borcuna, kiraya ve taksitlere batan sıradan vatandaş adeta bir var olma savaşı veriyor. İşinde daha yeni terfi alan Dick ve bundan dolayı işinden istifa eden Jane de kendilerini hiç beklemedikleri bir anda bu savaşın ortasında buluyorlar.


Mevcut ekonomik düzenin acımasızlığıyla ne yapacağını şaşıran çift en sonunda seri banka soygunlarına kadar giden oldukça uç noktada bir yöntemle bu savaşta kendi cephelerini alıyorlar. Hayatın kendilerini ezmesine izin vermemek için giriştikleri bu mücadele komik bir sinema dili ile izleyicilere sunuluyor.


Planet (Ekim 2011)


PS: İzlemediğim Filmler dediğim ama izlediğim filmler de az değilmiş yani.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Dikkat Zombi Çıkabilir!

Kendimi bildim bileli zombili filmlerin hayranı olmuşumdur. Nedir peki bu filmlerde bu kadar çeken şey? Korkunç olması mı? Heyecanlı ve aksiyonlu olması mı? Aptalca olmaları mı? Belki. Nedir acaba diye düşünürken bir anda fark ettim ki bütün o konvansiyonel korku filmleri temaları arasında bana en gerçekçi gelen filmler zombili olanlar. Ne kadar kötü olursa olsun şu ana kadar hiç bir zombi filmini izlerken sıkılmadım. Bunun sebebi ise gündelik yaşamın sıkıcılığını muhteşem anlatan alegoriler olduğunu fark ettim. Onca korku teması arasında bana en gerçekçi gelen zombi filmleri ve bu filmler sayesinde gerçeklikle kurduğum bağ beni etkileyen sanırım.

Neden gerçekçi bu zombi fimleri? Aslında... Gerçekçi değil. Gerçeğin ta kendisi. Modern insanı nasıl tanımlarsınız? Ben şöyle tanımlarım: şuursuz, otomatiğe bağlanmış, aç gözlü, doyumsuz... Zombiyi nasıl tanımlarsınız: şuursuz, otomatiğe bağlanmış, aç gözlü, doyumsuz. O zaman şöyle bir denklem çıkıyor: modern insan = zombi. Son dönem zombi filmlerine baktığımızda insanları zombiye dönüştüren virüsler ya bazı tıbbi araştırmalar yapan çok uluslu şirketlerin, biyolojik silah araştırmaları yapan hükümetlerin ürettiği virüslerin veya asıl amacı bir hastalığa çare olması beklenen tedavilerin bir kaza sonucu kontrolden çıkıp insanları zombiye dönüştürdüğüne şahit oluyoruz. 28 Gün Sonra, Resident Evil, I am Legend, Day of the Dead bu filmlerden bir kaçı. Bu filmlerden benim aralarında oyununu da sevdiğim için favorim olan Resident Evil'a göz atarsak:

Umbrella şirketi tıbbi araştırmalar yapan bir şirkettir. Fakat bu Umbrella'nın bir de başka özelliği var ki sormayın. Bunlar biyolojik silah araştırmaları da yapıyorlar. Bu araştırmalar sırasında da bir virüs buluyorlar. Virüs'ün asıl amacı yanlış hatırlamıyorsam süper asker oluşturmaktı. Öyle değildiyse bile pek önemli değil. Nitekim bu virüs başa bela olup insanları beyinsiz mutantlara dönüştürüyor ve bir anda kontrolden çıkıyor. Tabii ki bu kontrolden çıkma durumu bu şirketin araştırmalarını ve çalışmalarını durdurmuyor ve virüsü sürekli geliştirmek (?) için bir çaba içerisindeler hala. Taa 1976'da Network filminde de geçtiği gibi çok uluslu şirketlerin yönettiği dünyada buna karşı çıkacak bir güç de yok. Hatta bu zombilerle baş eden insanlar olmasa (muhalefet?) zaten bu şirketlerin de kâr etme ve büyüme amaçları da kalmayacak. Diğer yandan kendi pisliklerini temizleyebilmek de ayrı gelir oluşturabilecek bir girişim alanı oluşturuyor bu şirketler için. Double win! Bu senaryo içinde yaşadığımız dünyada da çok farklı değil. Dünya'da sanata en çok yatırım yapan şirketlerin petrol şirketleri ve sigara markaları olması; Otomobil şirketlerinin "çevre dostu" projeler üretmesi gibi... Matrix'ten bildiğimiz ve pek sevdiğimiz Hugo Weaving'in canlandırdığı Ajan Smith insanlığın tamamını bir virüs olarak görmekte haklı olsa da zombi filmleri de oldukça gerçeği yansıtıyor. Gündelik yaşam içinde bizi insan yapan değerleri kaybedişimizi daha iyi anlatan başka bir alegori düşünemiyorum açıkçası. Zombiler de gruplar halinde dolaşıp önlerine ne konuyuorsa, ellerine ne geçiyorsa tüketiyorlar, biz de...


Jenna Jameson da bir keresinde bir zombi filminde yer almıştı. Zombie Strippers'ı dehşetle izleyiniz.

16 Aralık 2011 Cuma

İzlemediğim Filmler Antolojisi vol. 8

DÜŞÜNCELER KURŞUN GEÇİRMEZDİR 

Özgürlüğünü kaybetmiş bir bireyin ve toplumun kaybedecek başka bir şeyi kalmamış demektir.
 
Bir toplumu özgürlüğünden koparmak için düşünmesini ve fikir üretmesini engellemek, bunun için de sanatla ilişkisini kesmek gerekir. Bütün sanat mecralarının sadece propaganda aracına indirgendiği bir ortamda toplumun özgürleşmesi için bir tohum atılması ve bu tohumun filizlenip meyve veren bir ağaç olması için özenle yetiştirilmesi gerekir. Bu tohum, düşüncelerdir. Düşünce bir kişinin çabasıyla yeşerip önce bir ağaç olur. Sonra bir fidanlık ve yeterince sahip çıkılırsa orman olur ve durdurulamaz bir şekilde yayılabilir. En umutsuz gibi gözüken zamanlarda bile kurtuluş için her zaman bir çıkış yolu bulunabilir. Bunun geçmişte örnekleri olduğu gibi gelecekte yaşanırsa da tarih tekerrür edebilir.


DİSTOPYADAN KAÇIŞ
George Orwell’in 1984’ünden Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sına edebiyatta, Fritz Lang’ın Metropolis’inden (1927) Terry Gilliam’ın Brazil’ine (1985) sinemada gelecek genelde oldukça karamsar kurgulanmış, gerek bireylerin gerekse toplumun bu otoriter baskıdan nasıl kurtulabileceği düşünülmüş. Sanatçıların, karamsarlıklarından mı ya da zamanlarındaki dünya düzeninden çıkardıkları öngörüyle mi geleceği bu şekilde kurguladıkları bilinmez ama bilim kurgu eserlerinde medyanın toplum üzerinde kurduğu otorite ve hakimiyet genelde değişmez bir olgudur. Çizgi roman dünyasını değiştiren isimlerden biri olan Alan Moore’un eserinden beyaz perdeye uyarlanan V For Vendetta da benzeri bir atmosferde geçiyor. Güzellik ve estetik adına ne varsa yasaklanmış; insanların, mevcut sistemin işlemesi adına hissetmeyen ve düşünmeyen robotlar haline geldiği dünyada askeri bir deneyin sonucu ortaya çıkan ve kendini “V” (Hugo Weaving) olarak adlandıran bir özgürlük savaşçısı, yok olmaktan kurtardığı kitaplar, plaklar, filmler ve diğer sanat eserleri ile kendini geliştirerek toplumu içinde bulunduğu şuursuzluğun içinden çekip çıkarmanın mücadelesini veriyor.

Natalie Portman, kel olmanın yakıştığı nadide kadınlardan biri olsa gerek

ANONİM KAHRAMAN
“V” amacına ulaşmak için kendi kimliğini saklayarak 17. yüzyılda önemli bir özgürlük figürü olan Guy Fawkes’in maskesini takıyor. Maske sadece kendi kimliğini saklamak için kullandığı bir aksesuar değil. Yanına topladığı destekçilere de dağıttığı için toplumsal ve otoriter hiyerarşiden uzak ve eşitlikçi bir sistemin de sembolü. Ayrıca maskenin anonimlik temsilinin, akıllara kazınan “bu maskenin ardında et ve kemikten fazlası var. Bu maskenin ardında bir düşünce var Bay Creedy. Ve düşünceler kurşun geçirmezdir.” repliği ile özellikle altı çiziliyor.
Bir çok edebiyat ve çizgi roman uyarlamasının aksine düşünsel yönünün görselliğin altında ezilmediği bir film V For Vendetta.

Planet (Eylül 2011)

PS: V'yi tabii ki 5 kere falan izledim. Fazla söze gerek yok =)

18 Kasım 2011 Cuma

İzlemediğim Filmler Antolojisi vol. 7

GERÇEĞİN KOPYASI DÜNYA’NIN TAKLİDİ



Anıların bire bir yaşandığı gibi anlatılması dinleyene her zaman heyecan vermez. İyi hikâye anlatanlar ona mutlaka bir üslup ve yaratıcılık katarlar. İhsan Oktay Anar bir kitabında “...realistler de gerçeği ve Dünya’yı kopya ediyorlar; ama masalcılar, aslında gerçekleşmiş bir hayal olan Dünya’yı örnek alıp, onu ve üslubunu taklit ederek yeni hayaller yaratıyorlardı. Kopyalar ne kadar kuru ve tatsızsa, taklitler o kadar canlı ve seçimliydi. Sonuç olarak realist romanlar, yazarlarının suratları kadar tekdüze, şaşırtıcılıktan yoksun, ve aslında gerçekdışı şeylerin anlatıldığı kitaplardı. Çünkü bir mucize olan gerçeğin kendisi şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı iken, aynı gerçeği anlatan bir realistin romanındaki hemen her şeyin bu kadar tekdüze, bu kadar aşina ve bu kadar alışılmış olması başka nasıl açıklanabilirdi?” diyor.  



GERÇEK HİKÂYELER  
Tim Burton’un yönettiği 2003 yapımı Büyük Balık (Big Fish) filmi de tam olarak bunun üzerinde duruyor. Masalcı babası ile oğlunun hesaplaşması olan film, ölüm döşeğindeki babanın, oğlunun eşine hayat hikâyesini yaratıcı bir şekilde anlatmasını konu alıyor. Film, gençliğini Ewan McGregor yaşlılığını ise Albert Finney’in oynadığı Ed Bloom karakterinin sıradışı yaşam öyküsünü hem izleme hem dinleme sunuyor. Will Bloom (Billy Crudup) babasının anlattığı masalsı hikâyelerden sıkılmış ve hayatı boyunca bu hikâyeler yüzünden babasını gerçekten tanıyamadığını hissediyor. Bu yüzden babasına karşı bir öfke besliyor ve en sonunda dayanamayıp babasıyla görüşmemeye karar veriyor. Fakat bir gün babasının ölümcül bir hastalığa yakalndığını öğrenip son günlerinde onu ziyaret etmeye karar veriyor. Bunun artık babasının gerçekte kim olduğunu öğrenmek için iyi bir fırsat olabildiğini düşünüyor fakat babası yine masallarını anlatmaya başlıyor. Başlarda tekrar sinirlenmesine rağmen zamanla fark ediyor ki aslında babasının anlattığı inanılması güç hikâyeler onu tanıması için en iyi fırsat. 



YARATICI ANLATIM  
Hem bireyler arasındaki iletişimde hem de bir çok sanat dalında vazgeçilmez bir unsur olan anlatım biçimi bu filmin en öne çıkan yönlerinden biri. Baba Bloom’un hikâyeleri anlatış biçimi ile Tim Burton’un sıra dışı sinema dili birleşince ortaya keyifli ve sürükleyici bir film çıkmış. Gerçeğin de bir kurgu olduğu düşünülünce, Büyük Balık gerçekten kaçırılmaması gereken bir film. Aynı zamanda kendi hayatınıza nasıl renk katabileceğiniz konusunda da size rehberlik edebilir. Sonuçta Ed Bloom’un anlattıkları, hem oğlunun hem de izleyicinin, onun aslında oldukça sıradan sayılabilecek hayatını renklendirmesini sağlayan Dünya’ya bakış açısını da anlamasını sağlıyor. Sonuçta “güzellik bakanın gözündedir” boşuna söylenmiş bir söz olamaz.

Planet (Eylül 2011)

PS: Yine yazmadan önce yakın zamanlarda izlediğim bir film olan Big Fish'i zaten izlemeyen yoktur ama ne olur ne olmaz izlemeyenler izlesin izleyenler tekrar bi dönip baksın.

17 Kasım 2011 Perşembe

İzlemediğim Filmler Antolojisi vol. 6

BÜTÜN DUYULARINIZA İTHAFEN...
Hayatınızda hiç “bu kadarı da ancak filmlerde olur” dediğiniz rastlantılar oldu mu? Aşk Tesadüfleri Sever tamamen böyle anlar üzerine kurulmuş masalsı bir aşk hikâyesini konu alıyor.

Sinemada izleyiciyi tatmin etmek oldukça zor iş. Temelinde ne kadar görsellik olsa da bilinçli bir sinema izleyicisi her zaman biçim ve içerikte bir bütünlük; anlatılan hikâye ne kadar olağanüstü de olsa bir inandırıcılık ve tutarlılık arar. Bu iki açıdan bakıldığında Aşk Tesadüfleri Sever filminin son zamanlarda çekilen Türk filmlerinin arasından sıyrılabildiğini görmek mümkün. Tesadüf kavramı gerçek hayatta karşımıza çıktığında bile inanmakta güçlük çekerken tamamen bu kavram üzerine kurulu ve belki de birçok insanın hayalini bile kuramayacağı kadar büyülü bir aşk hikâyesinin filme konu edilmesi aşılması gereken ciddi bir zorluk.

Film, başlangıcından itibaren rastlantılara seyirciyi hazırlayacak şekilde, başarıyla kurgulanmış. Bu özellikle bazı sahnelerin tekrarları ile görsel açıdan oldukça iyi şekilde destekleniyor. Özellikle biçim ve içerik uyumunu sağlayan en önemli unsurlardan biri bu. Yönetmen Ömer Faruk Sorak, G.O.R.A. ve Yahşi Batı filmlerinde olduğu gibi filme en uygun görsel dili yakalamayı başarmış görünüyor.

Hem görsel olarak hem de metinsel olarak filmdeki süreklilik kırılmaları; sık sık geriye dönüşler, uzun müzikal aralar ile görsel ağırlıklı sahneler sayesinde izleyicinin filmdeki gerçeküstü hikâyeyi yadırgamaması sağlanıyor. Bir yandan da filmin başı ile sonundaki bağlantı belki de film boyunca “hadi oradan!” denilebilecek bir çok şeyi bir anda seyircinin boğazında düğümlenen bir hüzne dönüştürüveriyor. Filmin sonu ise Yeşilçam’a selam verir nitelikte seyirciye buruk bir mutluluk hissiyatı veriyor.
Mehmet Günsür hem yakışıklı hem yetenekli bir fotoğrafçı romantik bir aşık ve hisli bir müzisyen. "Bir dur bize de bir şey kalsın kardeşim" diyesi geliyor insanın.

FOTOĞRAF, MÜZİK VE SİNEMA
Özgür (Mehmet Günsür) doğuştan kalp rahatsızlığı olan bir fotoğrafçı ve müzisyen. Deniz (Belçim Bilgin) ise başarılı bir oyuncu olmayı düşleyen bir genç kadın. İkisinin yolları aslında daha çocukluktan itibaren kesişmesine rağmen çocukken başlarına gelen tesadüflerden yaşayamadıkları aşkı yıllar sonra yine tesadüfler sayesinde yaşama imkânları oluyor.

Filmin kurgusunda fotoğraf ve fotoğraflar sayesinde insan zihnindeki geri dönüşler ve nostalji duygusu yoğun bir yer tutuyor. Hem toplumsal hem de bireysel bellekte fotoğrafın ve sinemanın şüphesiz ki önemli bir yeri var. Ömer Faruk’un filmdeki başka bir başarısı ise bu kavramları kullanarak, temelinde bir aşkı anlatan bu filmde verdiği ufak dönemsel popüler kültür ürünlerine ait görsel ipuçları ile filme bir alt metin ekleyebilmesi. Bu alt metin tabii ki anlatılan aşka paralel olarak gelişiyor. Duvarlardaki posterler, dönemin popüler mekânları ve bir yandan müzikle veriliyor.
Belçim Bilgin ise hayalleri peşinde koşan vasıfsız bir oyuncu. Yani sıradan bir hanımefendi. Öyle çok da güzel değil hani.

Özgür ve Deniz, fotoğraflara baktıkça çocukluklarında birbirlerinde duydukları aşkı yeniden yaşıyorlar. Daha doğrusu kendi aşk hikâyeleri eski fotoğraflar sayesinde yeniden yazılıyor. Hatta adeta baştan yazılıyor. Fotoğrafın toplumsal belleğe de etkisi benzeri şekilde gözlemlenebilir. Geçmişteki olaylar fotoğraflar aracılığıyla anımsanarak gerçek kurgulanır. Bu yüzden bir fotoğrafın, belge niteliği taşıyor olsa da, sinema gibi gerçeküstü bir yanı da vardır. Aynı Özgür ve Deniz’in aşkındaki masalsı hikâye gibi...

Öte yandan müzik de filmde oldukça başarılı kullanılan başka bir etken. Özellikle filmde Özgür ve Denizin aşkını anlatan doruk noktası sahnelerden bir tanesi Demir Demirkan’ın Zaferlerim şarkısı eşliğinde yaşanıyor.

Daha önce izleyenlerin detaylara dikkat ederek keyifle tekrar izleyebileceği, ilk kez izleyecek olanların ise görsel, duysal ve duygusal bir yoğunluk yaşayabileceği bir film Aşk Tesadüfleri Sever. 

Planet (Ağustos 2011) 

Yazıyı yazmadan önce yakın zamanda izlediğim nadir filmlerden olma şerefine ait Aşk Tesadüfleri Sever'i gerçekten beğendim. Yani hiç bana yakıştıramayabilirsiniz ama beğendim yani. Napim... 

İzlemediğim Filmler Antolojisi vol. 5

POSTMODERN BİR YİNG-YANG HİKAYESİ
Gece ve gündüz kadar birbirinden farklı iki ortağın heyecan verici serüvenlerini ve birbirleriyle olan zıtlıklarından doğan mizahı izlemeyi kim sevmez ki? Lethal Weapon serisinin çatlak dedektifleri Martin Riggs (Mel Gibson) ve Roger Murtaugh (Danny Glover) 1987 ile 1998 arası tam 4 filmde izleyicilere keyifli anlar yaşattı.

Roger Murtaugh meslek hayatında her şeyi kitabına göre yapan, ahlaklı, özel hayatında ise kendisini ailesine adamış ve onların huzuru ve mutluluğu için elinden geleni yapan bir adam. İlerlemiş yaşından dolayı emekli olup kendini tamamen ailesi ile geçireceği keyifli günlere hazırlarken yeni ortağı Martin Riggs bir anda onun bu huzurla geçirmeyi planladığı meslek hayatının son zamanlarını ona zehir eder. Bu da yetmiyormuş gibi bir de on yıl kadar gecikmesine neden olur. Tabii, zavallı Murtaugh’nun emekli olamamasının asıl sebebi sinemaseverlerin bu ikiliyi çok sevmesi ve tam 3 devam filmi çekilmesi.

Fotoğrafta da görüldüğü gibi dedektiflerimizin sadece karakterleri değil deri renkleri de ying yangı andıracak kadar zıt
Martin Riggs ise ortağı Murtaugh’nun tam tersi bir karaktere sahip. Genç, hareketli, olayları çözmek için kendi yöntemlerini uygulamayı tercih eden ve otoriteye karşı bir yapısı var. Yalnız yaşayan, pasaklı bir genç. Gerçi serinin son filminde artık onun bile emeklilik zamanı geliyor. Yine de kendini belanın tam ortasına atmaktan çekinmiyor. How I Met Your Mother dizisine bile konu olan, Murtaugh’nun meşhur “Bu işler için çok yaşlandım...” repliği de Riggs’i yalnız bırakmamak için onunla beraber tehlikeye atılmasından çıkıyor. Tabii ki filmde Riggs’e olan öfkesinden dolayı bu kadar kibar bir dille söylemiyor Murtaugh bu repliği.



Murtaugh ve Riggs ne kadar zıt karakterlere sahip olsalar da hem bir yandan birbirlerini dengeliyorlar hem de birbirlerinin benzer yönlerini de keşfediyorlar. Yani aslında ikisi de ne tamamen siyah, ne de tamamen beyaz. Aynı Ying-Yang’da olduğu gibi siyahın içinde ufak bir beyaz nokta ve beyazın içinde ise ufak bir siyah nokta var. Aralarında hiç bir iktidar problemi yok ve bütün anlaşmazlıklarına rağmen birbirlerini sürekli destekliyorlar. 


RIGGS’İN UNUTULMAZ NUMARASI
Filmi izleyenler bilir; Martin Riggs’le seyircinin ilk tanıştığı sahnelerden birinde çalışma arkadaşlarıyla girdiği bir iddia sonucu kendisine giydirilen deli gömlediğinden akıllara zarar bir numara ile kurtulmayı başarıyor. Filmi henüz izlememiş olanlar için tabii ki Riggs’in deli gömleğinden nasıl kurtulduğunu anlatmak doğru olmaz. Fakat aynı numarayı kullanarak bir kaç kez başını beladan kurtarmayı da başarıyor Riggs.





CEHENNEM SİLAHININ GENİŞLEYEN KADROSU
Serinin ikinci filminden itibaren oyuncu kadrosuna katılan Joe Pesci (Home Alone, Raging Bull, Casino), Üçüncü filmde katılan Rene Russo (Get Shorty, The Thomas Crown Affair, Two For The Money) ve son filmde katılan Chris Rock (Dogma, Everybody Hates Chris) ve Jet Li (Hero, The Expendables) seriyi tam anlamıyla yıldızlar geçidine dönüştürüyor.

Kısaca Lethal Weapon serisi gerek oyuncuları, gerekse içeriğindeki macera ve komedi ile izleyenlerin keyfini doruk noktaya ulaştıracak bir seri.

Planet (Ağustos 2011)
 
Bu da, hepsini yine yazıyı yazmadan yıllar önce izlediğim Cehennem Silahı serisi ile ilgili bir anımdır.