Bugün Yıldız Teknik'te sonunda doğru düzgün ders işlemeye başladığımız ilk gündü diyebilirim. Açıkçası sabahki ilk dersim biraz hayal kırıklığı oldu. Umarım ilerki haftalar bu durgunlukta ve tıkanıklıkta gitmez bu ders. Fakat daha sonra girdiğim iki ders gerçekten çok doyurucu ve keyifliydi. Yapılan tartışmalar, bilgi paylaşımı oldukça tatmin ediciydi.
Son dersim olan Disiplinlerarası Sanat'ta işlediğimiz imge üzerine okuldan eve dönerken de biraz düşündüm ve aklıma 3 sene kadar önce New York'ta gittiğim fotoğraf ve video trienal'inde gördüğüm Thomas Ruff fotoğrafları geldi. Sanırım teknoloji ve imgeyi onun kadar iyi kullanan başka bir güncel fotoğrafçı tanımıyorum. En azından benim bildiklerim arasında beni en çok etkileyenlerden bir tanesi o. Tek demek biraz haksızlık olur. Yine de geleneksel fotoğraf anlayışından dahice sapmaları ve fotoğrafı bambaşka bir boyuta taşımasını anlatabilecek tek söz "paradigm shift" olur. Trienal'in kitabından Ruff'un işlerine tekrar bir göz attım ve tekrar büyülendim diyebilirim. Ama yerinde o fotoğrafları kocaman haliyle görmek de sanırım daha farklı ve anlatılması güç bir deneyimdi. İnternette ne yazık ki bu fotoğrafların örneklerini bulamadım ama aklıma gelmişken paylaşmak istedim.
Her geçen gün insanlara (özellikle de kadınlara) olan güvenim giderek azalıyor. Karşı cinsle ilişkilerim hep problemli olmuştur zaten. Sorunun önemli bir bölümü benden kaynaklansa da ne kadar rahatsız, dengesiz ve problemli kadın varsa onları bir mıknatıs gibi çekiyorum sanırım. Ya da ben bozuyorum dengelerini belki. Çok sevdiğim ve hatta aşık olduğumu düşündüğüm kadınlar da oldu hayatımda fakat geri dönüp baktığımda aslında aşık olmadığımı fark ettim. Zaten tanımını yapamadığım bir kavram kendisi ve tanımı konusunda her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Ben "tutku" kavramını daha algılanabilir buluyorum. "Aşk" kadar belirsiz gelmiyor bana. "Tutunmak" kelimesi ile ilişkilendirebildiğim bir kelime olduğundan olsa gerek.
Tutkulu olduğum şeyler var. Müzik bunlardan bir tanesi. Fotoğraf ve sanat diğerleri. Kelimenin kökünden ve kendimce kurduğum bağlantıdan anlaşıldığı üzere bunlar sıkıca tutunduğum şeyler. Bu tutkuyu da canlı tutmak için hiçbir çabadan kaçınmayacağım şeyler. Benim için bir ihtiyaç derecesinde önemli şeyler. Fakat çaba göstermezsem ve onlara yeterince sıkı tutunmazsam bunlardan da sıkılıp bir boşluğa düşebilirim. Hiçbir konuda, hiçbir alanda kendiniz bir çaba göstermedikçe, kendi kendine hiçbirşey olmaz. Sevdiğiniz birşey, ilgi alanı, hobi oalbilir bu, veya profosyonel hayat veya bir insan; ona olan ilginiz kendiliğinden ortaya çıkmış olabilir fakat bu ilginin devamı için birşey yapmadıkça kendiliğinden birşeyler gelişmesini beklemek salaklık değildir de nedir.
En hoşuma gitmeyen mevzu ise birşeylerin kendi kendine olduğunu sanıp da hiçbir çaba göstermeyen ve bahane üreten insanlar. Hayatını kendi yönlendirdiğinin, herşeyin kendi seçimi olduğunu fark etmeyen insanlar. Sürekli etrafında bir kusur bulur ya da olması gerekenin zaten olacağını düşünür ve/veya peşin hükümlüdür. Sinir oluyorum böyle tiplere. Bir de oturup üzülürler. Üzülmelerini geçtim etrafındakileri de üzerler ve yıpratırlar böyle insanlar. "Düşmanımın başına vermesin" diyeceğim tiplerdir. Ve evet beni bulurlar genelde.
Böyle insanlar yüzünden insanlardan soğuyorum gün geçtikçe. Güvenemiyorum hiçkimseye (özellikle karşı cinse). Şu an bir ilişkim olsa gireceğim psikolojiyi biliyorum ve çok sağlıklı olmadığının farkındayım. Eğer bir kız arkadaşım olursa gireceğim psikoloji direkt "o beni aldatmadan ben onu aldatmalıyım" olacaktır. Bundan adım gibi eminim. Neden eminim? Çünkü böyle şartlandırdım şimdiden kendimi ve bu şartlandırmanın değişmesi için çevremdeki insanların bana artık güven vermeye başlaması lazım (çok yakınımda olan ve çok sevdiğim arkadaşlarım zaten güven veriyor ama çok azınlıktalar malesef). Ya da biraz zaman geçmesi ve "bir şekilde" insanlara tekrar güvenimin gelmesi lazım. Ya da bu güven meselesinin artık skimde olmaması lazım ki onun içinde uzuncana bir zaman ihtiyacım var.
Kendimi bildim bileli kafamda sürekli farklı fikirler, düşünceler dönüp dolaşır ve ben onları genelde gerçekleştirmekte biraz zorlanırım ya da gerçekleştiremem. Yine de elimden geldiğince üretken olmaya çalıştığıma inanıyorum. İşe yarar bir insan olduğumu hissettiriyor bana birşeyler üretmek ki ürettiğim birçok şeyi kendim için yapıyorum. Müzik, fotoğraf, yazı... ne olursa.
Fakat bir yandan da "yaptım olducu" bir insan değilim ve aslında ne kadar insanlarla iletişim kurmayı, paylaşmayı sevsem de; egom büyük olsa da ürettiğim şeylerle çok da övünmeyi sevmem. Kendi karakterimi, fikirlerimi ve bilgimi sürekli sorgularım ve bir eksiklik hissederim. Ürettiğim birçok şeyin aslında binbir farklı şekilde daha yapılabileceğini ve o farklı şekillerin farklı farklı insanlara hitab edeceğini bilirim. Zaten estetik algım ve zevklerim çevremdeki birçok insana göre oldukça farklı. Sıradanlığı severim. Saflığı, naifliği ve kusurları severim. Bu hayatımın her yönüne yansımış durumda sanırım. Yaptırdığım dövmelerden çektiğim fotoğrafa ve bestelediğim müziğe kadar. Ne hoşuma gidiyorsa ürettiğim şeyler de o yönde oluyor tabi ki. Basit şeyleri severim. Basit şeyler beni mutlu eder ama bir o kadar da üzer aynı zamanda.
Üretme motivasyonumu da bunlardan alırım genelde. Kusurlar, basitlik, deneme-yanılma, doğaçlama, spontanlık, ani kararlar gibi... Ama bunların arkasında entellektüel bir birikim, çeşitli kavramlar ve bireysel deneyimler de var. Olmazsa zaten çok anlamsızlaşır. Ürettiğim şeylerde kişisel deneyimlerimin bana hissettirdiklerinden çok öğrettiklerini ve deneyim sürecini vurgulamayı severim. Öbür türlü aşırı mahrem ve bana ait olan birşeyi insanlarla paylaşınca o "özel" duygular ve deneyim sıradanlaşıyormuş gibi hissederim.
Uzun zamandır evde boş boş oturuyordum ve hiçbirşey üretmiyordum ama bir yerden sonra patlama yaptı tabi ve uzun zamandır aklıma olan birkaç beste kaydettim ve birkaç tane de yeni beste yapıp kaydettim. Buraya girin, bakın Türkiye kazansın.
Bir önceki blog'umda bahsettiğim üzere bu sene geçen sene Yıldık Teknik Üniversitesi'nde devam edemediğim yüksek lisans programıma devam edeceğim. Geçen hafta harcımı ödedim ve bu hafta ders alma haftasıydı. Bugün dahil olmak üzere altı üstü bir ders programı yapmak için yerlerde süründüm. Zamanında sevmediğim, küfürler yağdırdığım Sabancı Üniversitesi'nin online sistemini şimdi mumla arıyorum doğrusu.
Pazartesi günü internetten dersimi alacağımı düşünerek rahat rahat sisteme girdim ve en ufak bir bekleme olmadı. Sabancı'dayken sisteme girmek için saatlerimizi "enter", "backspace" tuşları arası mekik dokumakla geçirirdik. Tabi böyle birşeyle karşılaşınca büyük bir iyimserlikle "ohhh," dedim "ne rahat lan. süpermiş buranın sistemi". Fakat bundan sonra sorunlar başladı. Sanat Tasarım Yüksek Lisans web sayfasından baktığım ders kodlarını yazıp dersleri almaya çalıştığımda sürekli bir hata mesajı ile karşılaştım. Sonra sistemden ders kodlarını kontrol ettim. Bir de baktım ki kodlar farklı. Bir de ders grupları diye bir muhabbet var. Onun da kodu var. Aradığım dersleri buldum grup kodlarıyla birlikte ve tekrar denedim. Yine aynı hata mesajları. Sinirim bozuldu saldım. "Belki daha ilk diye böyledir" diye düşünerek işimi salıya ertelemeye karar verdim. ASabah okulu aradım ve durumu anlattım. "Şifreniz varsa internetten ders alabilirsiniz" gibi birşey dediler ve ben yine saf saf "tamam herhalde hata bende" diye düşünerek tekrar denemelere koyuldum. Aklıma gelen her türlü mantıklı ve mantıksız kombinasyonu denedim ama hala hiçbir ders seçememiştim. Yine sinirlenip boşverdim. Bugün okula gittim ve yine bana şifrem varsa internetten ders alabileceğimi söylediler ve ben de "alamıyorum" dedim. Sonuçta ders kodlarını yazdığım ve danışmanıma imzalatacağım bir dilekçe doldurdum. Fakat bu sefer de danışmanımı okulda bulamadım. Ve malesef son rötuşlar yarına kaldı. Umarım yarın biter bu cefa.
Yakında tekrar öğrencilik hayatına geri döneceğim. Bu gerçekten heyecan verici. Hatta okula harç yatırmaya gittiğim gün kardeşimin liseden bir arkadaşını gördüm. Adı İpek. Kardeşimin liseden arkadaşları arasında sanırım benim en çok muhabbetim olan o. Hani çok muhabbet dediğim de pek sık konuşmayız görüşmeyiz ama tarz ve kafa olarak sanırım bana en yakın olan o galiba (ve diğerlerine göre daha çok iletişimim olan kişi). Yıldız Teknik'te master yapmak için başvuruda da bulunduğuna göre... Zaten kendisini mülakata girmek üzere beklerken görüp yanına gittim. Baya sohbet ettik. Yanında da eski okulundan (Mimar Sinan) bölüm arkadaşı vardı (Resim bölümü). Onun da adı Esra. O da pek tatlı bir insandı. Esra da başvurmuş yüksek lisansa ama yabancı dil sınavında bi sıkkınlık bir bunalım geçirip bırakmış sınavı ve geçemediği için bilim sınavı denen şeye ve mülakata hak kazanamamış. Ocak'ta tekrar başvurmayı düşünüyormuş.
Gerçi öğrencilik yanında çalışma hayatı geçen seneye göre biraz daha düşük bir tempoda devam edecek galiba. Bakalım. O durum hala belirsiz. İş konusunda da bir iki güzel gelişme oldu ama enerjimin, konsantrasyonumun ve motivasyonumun önemli bir kısmını sadece okul için harcamak istiyorum. Zaten İpek ve Esra'yla sohbet ederken benim tez danışmanı olarak çalışmak istediğim hoca bir ara bahçeye geldi beni gördü, nasıl olduğumu ve neler yaptığımı sordu. Bu sene okula döneceğimi söyledim. Sevindiğini söyledi. Ben de biraz çekindim başta ama gayet olumlu tepki verdi. Ben de sevindim onu gördüğüme. Sanırım bu aralar bir mail atacağım kendisine. Fazla üzerinde düşünmesem ve kitap okumaktan çok fena şekilde kesilmiş olsam da kafamdaki tez konusu biraz daha şekillendi gibi. Onunla ilgili kendisine danışmayı planlıyorum. Ne kadar teze resmi olarak başlamama 1 sene olsa da belki erkenden başlar seneye daha az uğraşırım ve tez meselesini fazla uzatmadan rahat rahat diplomamı alırım.
Bunun dışında hayatımda anlam veremediğim gelişmeler oluyor. Gerçi kafa yormuyorum artık. Daha doğrusu bir takım şeylerin fazla aklımı karıştırmasına izin vermiyorum. Zaten rahat bir insandım iyice saldım artık. Tabi bu sorumsuz olduğum anlamına gelmiyor yanlış anlaşılmasın. Tam olarak kelimelerle nasıl anlatırım bilmiyorum. Vurdum duymaz desen değilim. Umursamaz desen, o da değilim. Sadece uç nokta bir rahatlık var. Biraz da kendine güvenle ilgili bir mesele sanırım bu. Neden bilmiyorum ama son zamanlarda kendime güvenim biraz daha yüksek seviyelerde gibi.
Şimdilik bu kadar. Hakkında yazacak daha iyi birşey bulamadım malesef bu sefer ama canım acayip birşeyler yazmak istiyordu.
Geçenlerde evimizde duvarda asılı duran saatli maarif takviminin arkasında okuduğum deli saçması metaforu aktarıyorum:
"Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avucunuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsanız, kum taneleri kaymaz durur. Avucunuzu kapatım, sıkmaya başladığınız an kum taneleri parmaklarınızın arasından akmaya başlar.
Bir kısmını tutmayı başarsanız bile çoğu akıp gider.
İlişkiler de böyledir. Esneklik varsa, diğer insana saygı duyuluyor ve özgürlük tanınıyorsa ilişkiler bozulmaz. Ama insanı çok bunaltırsanız ilişki de yavaş yavaş bozulur ve biter."
Şimdi benim verisyonum:
"Hiçbir ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibi değildir. Çünkü kum tanelerini avucun içinde tutmak sadece onları sıkmak ya da gevşek tutmakla sınırlanailecek bir durum değildir. Bir anda sert bir rüzgar eser bakarsınız avuçlarınız bomboş kalmış. Ya da biri yanınızdan geçerken yanlışlıkla size çarpaz veya psikopattır kasten elinize vurur... Eğer kumları ıslatırsanız tekrar kuruyana kadar elinizden dış etkenler sebebiyle kumların akmasını biraz da olsa geciktirebilirsiniz.
Fakat en önemlisi bir kumsaldan avucunuza kum doldurduğunuzda hiçbir zaman aldığınız kumun tamamı elinizde durmaz alır almaz zaten kumlar dökülmeye başlar.
İşte tam da bu yüzden İlişkiler böyle değildir. Her ilişki kendi içinde özeldir, özneldir ve böyle genellemeler yapmak saçmadır. Bu tarz şeyleri ciddiye alan insanın da (affınıza sığınıyorum) sike sürülecek aklı yoktur."
Saygılar,
Evet daha önce de 2 tane rüyamdan bahsettiğim bir blog yazmıştım. Yine oldukça garip; Hollywood senaristlerine parmak ısırtacak bir rüya blogu ile karşınıza çıkıyorum.
James (olsun hadi) adında bir arkeolog var. Bu adamın Mısırr'da ele geçirmek istediği çok değerli bir hazine var ve hazine bir firavun mezarının içinde. Fakat bu adamin bi de rakibi var. Ona da Kenny diyelim. Neyse bunlar mezarda hazineyi buluyolar aynı anda. Sonra kapışmaya başlıyorlar. James yaralanıyor sonra da firavunun tabutuna düşüyor. Tabut kapanıyor bir delikten içeri giriyor ve mezar yıkılıyor.
X sene sonra...
James'in sevgilisi Megan (olsun bu da) baya araştırma yapıyor ve mezarın yerini buluyor. Bu araştırmalardan mezardan adamin canlı çıkabileceğini ama lanetli olduğunu öğreniyor ama yine de gidip sevgilisini çıkartıyor. James mezardan ilk çıktığında her tarafı mumya gibi bandajlı. Bu arada Megan'ıin yaninda 2 tane kadın ve 2 tane de erkek arkadaşı var (ben de bu iki erkekten bir tanesiyim). James'e bir pardesü ve şapka takıp sokağa çıkartıyorlar.
(Burası oldukça enteresandı) Sokakta dolaşan insanlar da mumya gibi ama bandajlı değil tek parça bez bebek gibiler. El, parmak, ayak, surat falan hiçbirşey yok. Sonra James sokaktaki insanlardan birine çarpıyor ya da saldırıyor tam hatırlamıyorum. Sokaktakiler "imdat mumya" diye sağa sola kaçışıyorlar. Bu sirada James de bir yere giriyor ve bandajlarını çıkartıyor. O bandajlari çıkartınca sokaktaki insanlar da normal giyinmeye başlıyor. Bu arada James'in boğuşmadan kalma yaraları hala duruyor.
Sonra 5 arkadas mutlu mesut yürürken James'e biseyler oluyor. Avuçları kanamaya başlıyor. Meğer lanet şuymuş: Mezardan çıktıktan sonra belli araliklarla James'in avuçları kanamaya başlıyor ve belli bir süre içinde birini öldürmezse kan kaybından ölüyor. Bu lanet onu mezardan çıkaran kişiyi de etkiliyor ve böylece olaylar gelişiyor. Ben uyanana kadar James 2 kişi, Megan da 1 kişi öldürdü...
Bu arada James ikinci kurbanını öldürmeden önce kendini kaybedip bana saldırıyor ve ben ona "ben senin sırrını saklarım arkanı kollarım beni öldüreceğine başkasını öldür" gibi birşey diyorum.
Evet bu da böyle bir rüya bloguydu!